İş kazaları, çalışma hayatının en önemli ve ciddi risklerinden biri olup işçinin yaşamını doğrudan tehdit eden veya beden gücünü azaltan bu olaylar, yalnızca bireysel olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve ekonomik düzeyde de ciddi sonuçlar doğurmaktadır. İş kazası neticesinde işçinin ölümü ya da kalıcı sakatlığı, hem kendisi hem de ailesi için telafisi güç kayıplara yol açarken işverenin ve kimi durumlarda üçüncü kişilerin hukuki sorumluluğunu da gündeme getirmektedir. Bu çerçevede tazminat hesaplamalarının temel hedefi, zarara uğrayan kişinin ya da destekten mahrum kalan yakınlarının maruz kaldıkları ekonomik kaybın, hakkaniyete uygun şekilde karşılanmasını sağlamaktır. İş kazaları neticesinde ortaya çıkan maddi zararların hesaplanması diğer haksız fiillerde uygulanan yöntemlerle aynı hukuki temellere dayanmakla birlikte Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından iş kazası nedeniyle bağlanan gelirlerin hesaba katılması ve bu ödemelerin sorumlulara rücu edilmesine ilişkin süreçler bakımından iş kazalarına özgü bazı farklılıklar bulunmaktadır. Nitekim Sosyal Güvenlik Kurumu’nun sigortalıya veya hak sahiplerine bağladığı sürekli gelirler ile geçici ödenekler, tazminat hesabında dikkate alınmakta ve bu kalemler sorumlulara rücu edilmektedir. Dolayısıyla iş kazalarına ilişkin maddi zarar hesabı, genel tazminat hukukunun ilkelerine dayanmanın yanında diğer haksız fiillerdeki standart yöntemlerden ayrılarak daha karmaşık bir değerlendirme sürecini zorunlu kılmaktadır.
A.Tazminatın Başlangıç Noktası ve Brüt Zararın Belirlenmesi
İş kazası nedeniyle sigortalının beden gücü kaybı %10’un üzerinde ise veya ölüm gerçekleşmişse, hak sahiplerinin tazminat davası açabilmeleri için öncelikle Sosyal Güvenlik Kurumu’nun iş kazası sigorta kolundan gelir bağlaması gerekmektedir. Bu düzenleme, dava şartı niteliğinde olup tazminat hesaplamalarının yapılabilmesi için başlangıç noktasıdır. Bu usuli koşulun sağlanmasının ardından, iş kazasına bağlı maddi tazminatın hesaplanmasına geçilir. İş kazalarına ilişkin tazminat hesaplamalarının temelini, öncelikle tüm indirim ve mahsup işlemlerinden bağımsız olarak tespit edilen brüt zarar tutarı oluşturur. Bu meblağ, mağdurun veya ölüm halinde destekten yoksun kalan hak sahiplerinin uğradığı gerçek ekonomik kaybın, Borçlar Kanunu’nun 50. ve devamı maddelerinde öngörülen zararın giderilmesi prensibi uyarınca bugünkü değer üzerinden hesaplanmış karşılığıdır. Bir diğer ifadeyle brüt zarar, mağdurun veya destekten yoksun kalan hak sahiplerinin, iş kazası gerçekleşmemiş olsaydı yaşamlarının geri kalan süresinde elde etmeleri beklenen tüm ekonomik kazançların toplamını ifade etmektedir. Bu kapsamda hesaplama yapılırken, işçinin kaza tarihindeki gerçek geliri, yaşı, mesleği, aktif ve pasif çalışma süresi ile iş göremezlik oranı gibi aktüeryal veriler esas alınır. Geleceğe yönelik bu muhtemel gelirler ile destek payları, bugüne indirgenerek peşin sermaye değeri üzerinden hesaplama yapılır. Brüt zarar tespit edilirken Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından yapılan veya yapılacak ödemeler ile kusur oranları dikkate alınmaz; bu aşamada yalnızca kazanın meydana gelmesiyle ortaya çıkan maddi kaybın miktarının belirlenmesi amaçlanır.

Brüt zarar aynı zamanda mahkemenin hükmedebileceği en yüksek sınırı, yani tazminat tavanını da belirler. Tazminat tavanı, hesaplanan zararın üst sınırını ifade eder ve Sosyal Güvenlik Kurumu’nun rücu talepleri hiçbir şekilde bu sınırı aşamaz. Bu çerçevede tazminatın adil ve ölçülü bir şekilde belirlenmesi sağlanır. Örneğin; Bir sigortalının normal koşullarda 18 yıl daha aktif çalışması beklenirken geçirdiği iş kazası sonucunda %40 oranında iş gücü kaybına uğradığı varsayıldığı durumda, işçinin gelecekteki tüm kazanç kayıpları hesaplanarak bugüne indirgenir. Toplam kayıp 2.000.000 TL olarak belirlendiğinde, bu tutar brüt zarar ve aynı zamanda tazminat tavanı olarak kabul edilir. Daha sonraki aşamalarda yapılacak indirimler ise -kusur oranı, SGK gelirleri, hakkaniyet indirimi vb.- bu tavanı aşamaz.
B.Sosyal Güvenlik Kurumu’nun Rücu Hakkı ve Kanuni İstisnalar
İş kazalarına ilişkin davaları diğer haksız fiil davalarından ayıran en temel unsur Sosyal Güvenlik Hukuku ile Borçlar Hukuku’nun bir araya gelmesidir. Zira iş kazalarında yalnızca özel hukuk hükümleri değil, aynı zamanda Sosyal Güvenlik Kurumu’nun bağladığı gelirler ve bu gelirlerin sorumlulara rücu edilmesi süreci de hesaplamalara doğrudan etki eder niteliktedir.
1- İlk Peşin Sermaye Değeri ve Rücu
SGK, iş kazası veya meslek hastalığı sonucunda sigortalıya ya da hak sahiplerine bağladığı sürekli gelirlerin veya belirli süreli ödemelerin başlangıç tarihindeki toplam maliyetini hesaplar. Bu tutar ilk peşin sermaye değeri olarak adlandırılır. Başka bir ifadeyle, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun bir iş kazası sonucunda sigortalıya veya hak sahiplerine ömür boyu bağlamayı taahhüt ettiği tüm sürekli gelirlerin, bu gelirlerin bağlandığı tarihteki toplam nakit karşılığı peşin sermaye değeri olarak adlandırılır. Kurum daha sonrasında bu değeri kusurlu tarafa yükleyerek geri isteme hakkını kullanır. Böylece SGK, yaptığı ödemeleri sorumlulara rücu ederek sosyal güvenlik sisteminin mali yükünü azaltmayı amaçlar.
2- Sorumluya Rücu ve Kusur Ayrımı
Rücu edilecek tutar, zarardan sorumlu olan kişinin göre farklılık göstermektedir. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 21. maddesi, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun iş kazası nedeniyle yaptığı ödemeleri kusurlu taraflara rücu etme yetkisini ayrıntılı biçimde düzenlemiştir. Anılan madde uyarınca, iş kazası veya meslek hastalığının işverenin kusurlu davranışından kaynaklanması halinde, Sosyal Güvenlik Kurumu; sigortalıya veya hak sahiplerine bağlanan gelirlerin ilk peşin sermaye değerinin, işverenin kusuruna isabet eden kısmının tamamını işverenden talep edebilmektedir. Bir başka ifadeyle, işverenin sigortalı ile doğrudan iş ilişkisi bulunması nedeniyle rücu hakkı tam olarak uygulanmaktadır.
Buna karşılık, zarara üçüncü kişilerin kusurlu davranışlarının sebep olması durumunda Kurumun rücu hakkı kanun koyucu tarafından sınırlandırılmıştır. Kanunun 21/4. fıkrası gereğince, üçüncü kişilere yöneltilecek rücu miktarı, kusur oranına isabet eden tutarın yalnızca yarısı ile sınırlıdır. Bu düzenleme ile amaçlanan işveren dışındaki üçüncü kişilerin sorumluluğunun hakkaniyet ilkesi çerçevesinde sınırlandırılmasıdır. Örneğin, Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından bağlanan gelirlerin ilk peşin sermaye değeri 500.000 TL olarak hesaplanmış ve kusur oranı %40 olarak belirlenmişse, işverenin kusurlu olduğu durumda Kurum işverenden 200.000 TL talep edebilirken, aynı kusur oranı üçüncü kişiye isnat edildiğinde rücu miktarı yalnızca 100.000 TL olacaktır.
3-Rücu Edilemeyecek İstisnai Gelirler
İş kazalarına ilişkin tazminat hesaplamalarında Sosyal Güvenlik Kurumu’nun rücu hakkı genel bir kural olarak uygulanmakla birlikte kanun koyucu bazı özel hallerde bu hakkın kullanılmasını sınırlandırmış ve hatta tamamen ortadan kaldırmıştır. Nitekim 5510 sayılı Kanun’un 21. maddesinin beşinci fıkrasında, Kurumun rücu edemeyeceği gelirler açıkça düzenlenmiştir.
- Bunlardan ilki, kusurlu sigortalının hak sahiplerine bağlanan gelirlerdir. İş kazası sonucunda hayatını kaybeden sigortalının, kazanın meydana gelmesinde kusurlu bulunması halinde Sosyal Güvenlik Kurumu; geride kalan ve kusuru bulunmayan hak sahiplerine bağladığı gelirler yönünden rücu hakkını kullanmamaktadır. Örneğin, iş güvenliği kurallarına aykırı şekilde hareket eden bir işçinin bu davranışı sonucu meydana gelen kazada hayatını kaybetmesi durumunda, kazanın oluşumunda sigortalının ağır kusuru bulunsa bile geride kalan eşine ve çocuklarına bağlanan ölüm gelirleri bakımından SGK’nın rücu hakkı doğmaz. Bu düzenlemenin temel amacı, ölen işçinin kusurunun sonuçlarının, onun desteğinden yoksun kalan ve kusuru bulunmayan aile bireylerine yansıtılmasını önlemektir.
- İkinci istisna ise, kazada kusurlu bulunan hak sahiplerine bağlanan gelirlerdir. Örneğin, işyerinde birlikte çalışan eşlerden birinin, diğer eşin ölümüne neden olan iş kazasında doğrudan kusurlu olduğunun tespiti halinde, Sosyal Güvenlik Kurumu yalnızca kusurlu olan eşe bağlanan gelir yönünden rücu hakkını kullanmaz; buna karşılık kusuru bulunmayan diğer hak sahipleri bakımından rücu imkanı devam eder. Bu düzenleme ile amaçlanan, kusurlu kişinin kendi kusurlu davranışının sonuçlarını dolaylı olarak başkalarına yüklemesinin önüne geçilmesidir. Bu yaklaşım, kusura dayanan yükümlülüğün yalnızca kusurlu kişiye yüklenmesini sağlayarak adil bir sorumluluk dağılımının gerçekleştirilmesine hizmet etmektedir.
- Üçüncü istisna, iş kazası, meslek hastalığı veya hastalığın; kamu görevlileri, er ve erbaşlar ile kamu idareleri tarafından görevlendirilen diğer kişilerin görevlerinin gereği olarak gerçekleştirdikleri fiiller sonucunda meydana gelmesi halidir. Bu durumda, söz konusu fiiller nedeniyle haklarında kesinleşmiş bir mahkumiyet kararı bulunanlar dışında, sigortalıya veya hak sahiplerine yapılan ödemeler ile bağlanan gelirler bakımından Sosyal Güvenlik Kurumu’nun rücu hakkı bulunmamaktadır.
C.Net Tazminata Ulaşmak İçin İndirimlerin Sırası
İş kazalarına ilişkin tazminat hesaplamalarında, brüt zarar tutarından nihai olarak hükmedilecek net tazminat miktarına ulaşılabilmesi için yapılacak indirimler belirli bir sıraya tabidir. Bu sıra, Yargıtay içtihatlarıyla şekillenmiş olup emredici niteliktedir. Bu nedenle mahkemeler, tazminat hesaplamalarını söz konusu içtihatlarda öngörülen sıraya uygun biçimde gerçekleştirmekle yükümlüdür.
● Birinci Aşama: Zorunlu Hesap Unsurları
İlk aşamada, tazminatın hukuken talep edilebilir kısmı belirlenir. Bu aşamada amaç, zararın tamamının değil, hangi kısmının sorumlulara yüklenebileceğinin tespit edilmesidir. Bu nedenle, zararın kapsamını doğrudan etkileyen ve sorumluluğu azaltan unsurlar öncelikle dikkate alınır. Türk Borçlar Kanunu’nun 52. maddesi uyarınca, zarar görenin kazanın meydana gelmesinde kusurunun bulunması halinde, bu kusura isabet eden kısım toplam zarardan indirilir; zira kişi kendi kusurundan kaynaklanan zararın bedelini başkasına yükleyemez. Örneğin, brüt tazminat 1.000.000 TL olarak hesaplanmışsa ve işçinin kusuru %20 ise, tazminat 800.000 TL’ye indirilecektir.
Ölüm sonucu destekten yoksun kalanlar lehine açılan tazminat davalarında evlenme şansı indirimi dikkate alınır. Dul eşin yaşı, medeni durumu ve sosyal koşulları dikkate alınarak, yeniden evlenerek yeni bir destek ilişkisi kurma ihtimali, zararın ömür boyu ve kesintisiz biçimde devam etmeyebileceği varsayımına dayanır. Bu indirim öğretide tartışmalı olsa da yargılamada zorunlu hesap unsuru olarak kabul edilmektedir. Öğretide evlenme şansı indiriminin tartışmalı olmasının temel nedeni, bu indirimin varsayıma dayalı olması ve zararın gerçekliği ilkesini zedelediği yönündeki eleştirilerden kaynaklanmaktadır. Bu eleştirilen başınada dul eşin evlenmesi geleceğe ilişkin belirsiz bir ihtimale dayanması yatmaktadır. Destekten yoksun kalma zararı, ölümle birlikte kesin olarak doğan bir zarardır. Zira dul eşin yeniden evlenip evlenmeyeceği, ne zaman ve hangi koşullarda evleneceği tamamen öngörülemez bir husustur. Bu nedenle gerçekleşmesi kesin olmayan bir ihtimal üzerinden tazminattan indirim yapılmasının, zararın tam giderilmesi ilkesine aykırı olduğu ileri sürülmektedir.
Bunun yanında, küçük yaşta vefat eden çocuklar için yetiştirme giderleri indirimi yapılır. Bu indirim, çocuğun yaşaması halinde belirli bir süre boyunca ailesine yükleyeceği barınma, beslenme, eğitim ve bakım gibi zorunlu giderlerin artık söz konusu olmayacağı varsayımına dayanmaktadır. Bu nedenle, çocuğun ileride sağlayacağı muhtemel desteğin hesaplanmasında, ailesinin katlanmak zorunda kalmayacağı bu giderler dikkate alınarak destekten yoksun kalma tazminatından belirli bir tutar indirilmektedir. Amaç, ailenin fiilen katlanamayacağı masraflar nedeniyle haksız bir zenginleşmenin önüne geçmek ve tazminatın gerçek zararla uyumlu olmasını sağlamaktır.
● İkinci Aşama: SGK Mahsubu
Birinci aşamada belirlenen ve hukuken talep edilebilir hale gelen tazminat tutarı üzerinden Sosyal Güvenlik Kurumu mahsubu yapılır. Bu mahsup işlemi hakimin takdirine bağlı olmayıp kanundan kaynaklanan zorunlu bir işlemdir. Amaç, sigortalının aynı zararı iki kez tahsil etmesini ve haksız zenginleşmeyi önlemektir. Ancak SGK mahsubu, hiçbir surette tazminatın tamamını ortadan kaldıracak veya tazminat tavanını aşacak şekilde uygulanamaz. Böylece hem zararın tek seferde giderilmesi sağlanmakta hem de haksız zenginleşmenin önüne geçilmektedir.
- Üçüncü Aşama: Hakkaniyet İndirimleri
Tazminat hesabının son aşamasında tüm zorunlu işlemler tamamlandıktan sonra hakim gerekli görürse hakkaniyet indirimi uygulayabilmektedir. Hakkaniyet indirimi, tazminat hesaplamalarında zorunlu bir unsur değil, hakimin takdiri kapsamındadır. Amaç, bazı özel ve istisnai durumlarda tazminat yükümlüsünün aşırı derecede ağır bir yük altına girmesini önlemektir.
Bu indirim şu durumlarda gündeme gelmektedir:
- Zarar görenin fiile rıza göstermesi: Eğer zarar gören kişi, zararı doğuran davranışa önceden razı olmuşsa, hakim tazminat miktarını indirebilir. Örneğin işçi, işveren tarafından defalarca uyarılmasına rağmen koruyucu ekipman kullanmadan tehlikeli bir makineyi çalıştırır ve bu şekilde çalışmayı sürdürmesi neticesinde meydana gelen iş kazasında ağır şekilde yaralanırsa mahkeme zarar görenin riski bilerek ve isteyerek kabul etmiş olduğunu dikkate alarak tazminat miktarında hakkaniyet indirimi uygulayabilir. Bu durumda rıza, sorumluluğu tamamen ortadan kaldırmasa da tazminatın azaltılmasına gerekçe oluşturur.
- Zararın artmasına katkı: Zarar gören, zararın doğmasında veya artmasında etkili olmuşsa, bu durum tazminatın indirilmesine yol açabilir. Örneğin iş kazası sonrası doktorun istirahat ve tedavi önerilerine uymayan işçinin, bu nedenle zararının ağırlaşması durumunda tazminat miktarı azaltılabilir.
- Borçlunun ekonomik durumu: Eğer zarar veren kişi, hafif kusuruyla zarara sebep olmuşsa ve tazminatı ödemesi onu yoksulluğa düşürecekse, hakim hakkaniyet gereği tazminatı azaltabilir. Bu noktada hafif kusur koşulu önem arz etmektedir. Zira bu husustaki hakkaniyet indirimi, ağır kusur hallerinde değil; kusurun tali ve hafif düzeyde kaldığı istisnai olaylar için söz konusu olmaktadır.
- Özel durumlar: Trafik kazalarında hatır taşıması gibi sosyal ilişkilerden doğan özel hallerde de hakkaniyet indirimi uygulanabilir. Örneğin, işyerine birlikte gitmek üzere işverenin aracıyla ücretsiz ve tamamen nezaketen taşınan bir çalışanın geçirdiği trafik kazasında, taşımanın herhangi bir ticari amaç taşımadığı ve taraflar arasındaki ilişkinin sosyal nitelikte olduğu tespit edilirse; mahkeme, bu özel durumu dikkate alarak tazminat miktarında hakkaniyet indirimi yapılmasını uygun görebilir.
Sonuç olarak iş kazalarında tazminat hesaplamaları; klasik haksız fiil sorumluluğu ile benzerlik arz etse de bu sorumluluktan farklı olarak Borçlar Hukuku ile Sosyal Güvenlik Hukuku’nun birlikte uygulanmasını gerektiren çok yönlü bir yapıya sahiptir. Bu alanda hesaplama süreci; öncelikle brüt zararın ve tazminat tavanının belirlenmesi, ardından Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından bağlanan gelirlerin tazminattan mahsup edilmesi ve son olarak Yargıtay içtihatlarıyla şekillenen indirim sırasına uygun şekilde nihai tazminat tutarına ulaşılması esasına dayanmaktadır. Bu sistemin amacı, zarar görenin veya hak sahiplerinin uğradıkları ekonomik kaybın hukuka uygun ve ölçülü bir biçimde giderilmesini sağlamaktır.
Av. Melike Aykutalp Durmaz
İçindekiler
- 1 A.Tazminatın Başlangıç Noktası ve Brüt Zararın Belirlenmesi
- 2 B.Sosyal Güvenlik Kurumu’nun Rücu Hakkı ve Kanuni İstisnalar
- 3 1- İlk Peşin Sermaye Değeri ve Rücu
- 4 2- Sorumluya Rücu ve Kusur Ayrımı
- 5 C.Net Tazminata Ulaşmak İçin İndirimlerin Sırası
- 6 ● Birinci Aşama: Zorunlu Hesap Unsurları
- 7 ● İkinci Aşama: SGK Mahsubu